Sevgili okurlarım farklı bir yazı ile yine karşınızdayım. Tarihi seyahate birazcık ara verelim diye düşündüm. Tam gaz ile yazı serime devam ediyorum. Bu yazımda pas tutan duyu organlarımızı konu edindim. Bakalım beğenecek misiniz?
Prangalara bağlı hiçbir yürek, özgürlük deryasında boğulmadan kıyıya vuramaz. Söz ile temas etmek lazım donuk duygulara. Pişkin yüzlere soğuk su çalıp titreyin ve kendinize dönün deme zamanı.
Halimize ne kadar şükretsek azdır. Görüneni göremeyecek, duyulanı duyamayacak kadar aciz durumlar içine düştüğümüz zamanlar olmuştur. Hayıflandığımız, ne kadar da şaşkınmışım dediğimiz dönemler olmuştur. Yaşadığımız süreçte, aldığımız her nefeste yapmış olduğumuz işler, malayani uğraşlar, bize birçok duyguyu, birçok hissiyatı unutturuyor. Ve bunların sonucunda bizler yabani duygularla hareket ettiğimizden bazı gerçekleri görmezlikten gelebiliyoruz.
Sizlere anlatacağım hikâyede olduğu gibi... Hikâye oldukça vurgulu ve anlamlı. Anlatmaya başlayalım hemen.
Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:
- Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.
Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
- Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.
Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.
Çocuk:
-Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
- İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?
- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.
Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken fark etmiş onun kör olduğunu. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini fark ettiğini.
Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki.
Sizinkiler sağlam öyle değil mi?
Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
- Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.
Hikâyede geçen çocuk görme engelli olmasına rağmen neşe dolu, hayat dolu, birçok şeyi kalp gözüyle, diğer duyu organlarıyla da hissedebiliyor görebiliyor. Adamın göremediklerini bile…
Hayat bazen öyle bir tokat vuruyor ki sirkelenmemize, kendimize dönmemize vesile oluyor. Hikâyedeki adamın, çocuğun durumu karşısında şoka girip kendine geldiği gibi. Unutmayın hayata bakış açısı çok önemli. Dünyaya renkli pencereden bakmak lazım! Her şeyi güzele yormak lazım! Elimizdeki nimetlerle yetinmeyi bilmek lazım! Sizi yaşamda esir tutan prangaları çıkartın, gözlerinizdeki at gözlüklerini atın! Kaldırın çehrenizi gülen yüzlere. Beterin beteri var.
Hoşça kalın, esen kanlın , mutlu kalın…Sevgi, saygı ve muhabbetle.
Ramazan Osma
İletisim icin: furkanmete_55@hotmail.com